Bu yazı, son zamanlarda sıkça karşılaştığım bir cümleyle başladı: “Burası medeniyetler şehri.”
Ardından gelen tarihsel referanslar, ilk üniversiteler, köklü geçmişler…
Beni durdurup düşündüren şey ise şu oldu: Medeniyet yalnızca geçmişte kurulmuş kurumlarla anlatılabilir mi? Peki bugünün ve dünün insan hikâyelerini bu anlatının neresine koyuyoruz?
Bir yerin ne kadar medeni olduğunu, orada neyin kurulduğundan çok, insanların nasıl yaşadığı göstermez mi?
Okullar, üniversiteler, hatta “ilk üniversite” gibi tarihsel başarılar bir yerin potansiyelini gösterir. O coğrafyanın bir zamanlar bilgiye, öğrenmeye ve düşünceye alan açabildiğini anlatır. Bu çok kıymetlidir. Ama tek başına yeterli değildir. Çünkü medeniyet, yalnızca bir şeylerin inşa edilmiş olmasıyla değil, o inşanın insan hayatına nasıl dokunduğuyla anlam kazanır.
Medeniyet asıl olarak şuradan okunur:
İnsanların birbirine nasıl davrandığından.
Güçsüz olana nasıl yaklaşıldığından.
Farklı olana tahammül edilip edilmediğinden.
Adaletin kime ve nasıl işlediğinden.
Bilginin kibir için mi, yoksa sorumluluk almak için mi kullanıldığından.
İşte tam bu noktada bir çelişkiyle karşı karşıya kalıyoruz. Aynı zaman diliminde üniversitelerin kurulduğu, bilginin üretildiği bir yerde; aşiret düzeninin, gücün hukukun önüne geçtiği ilişkilerin, kadının iradesini yok sayan uygulamaların bu kadar aleni ve meşru olabilmiş olması neyle açıklanabilir? Birden fazla kadının, kendi rızası dışında “düzen” adı altında aynı hayatın içine sıkıştırılması… Büyük evler, köklü geçmişler, anlatılan ihtişamlı tarihler; ama bölünmüş hayatlar.
Bu soruyu sormak geçmişi yargılamak değildir. Bu bir tutarlılık arayışıdır. Eğer bir yer, medeniyetini tarihsel kurumlarla savunuyorsa, aynı dönemde yaşanan adaletsizlikleri de görmezden gelemez. Çünkü bilgi gerçekten dönüştürücü olsaydı, bu kadar çok hayat neden sessizce taşınmak zorunda kaldı?
Burada mesele “eskiden vardı, şimdi yok” demek de değildir. Mesele, geçmişle övünürken geçmişin tamamıyla yüzleşip yüzleşemediğimizdir. Medeniyet, seçerek anlatılan bir hikâye değildir. Parlak tarafları kadar karanlık taraflarını da sahiplenebildiğimizde anlamlı olur.
Tersine, bugün mütevazı imkânlara sahip bir yerde insanlar dinlemeyi biliyorsa, sözün ağırlığını taşıyorsa, hukuku vicdansız bırakmadan uygulayabiliyorsa; işte orada medeniyet yaşıyordur. Gösterişsiz, sessiz ama sahici bir biçimde.
O yüzden belki de en doğru cümle şudur:
Medeniyet, üniversitelerin duvarlarında değil; o duvarlardan çıkan insanların hayatla kurduğu ilişkide anlaşılır.
Gülnur