Bir süredir insanları dinliyorum, konuşuyorum, gözlemliyorum; ilişkileri izliyorum. Farklı görünen hikâyelerin içinde, birbirine benzeyen duygular yakalıyorum. Ve o duygular, kendiliğinden yazıya dönüşüyor.
Yazdıklarım çoğu zaman konuşmalardan ve karşılaşmalardan bende kalan izlerdir. Kime ait olduğu değil, ne hissettirdiği önemlidir.
Bir insan seni özlüyorsa, sana ulaşmanın yolunu arar. Seni test etmenin değil.
İkili ilişkilerde en çok karıştırılan konulardan biri de bu. Özlem gerçekten nasıl anlaşılır? Bazı insanlar, karşı tarafın kendisini sevip sevmediğini ya da özleyip özlemediğini cinsellik üzerinden ölçmeye çalışır. Mesafe konulduğunda ya da bir kırgınlık yaşandığında, duygunun derinliğini anlamak yerine fiziksel yakınlığı bir “test” haline getirir. Oysa bu yaklaşım hem dar bir bakış açısıdır hem de ilişkiyi zedeleyen bir yöntemdir.
Çünkü özlem dediğin şey, sadece fiziksel ya da cinsel yakınlıkla ölçülmez. Özlem; karşı tarafı düşünmek, onunla iletişim kurmak istemek, birlikte zaman geçirmeye istek duymak, merak etmek ve yokluğunu hissetmektir. İnsan özlediği kişiye ulaşmanın bir yolunu bulur. Bir mesajla, bir sesle, bir çabayla kendini belli eder. Özlem, varlığını davranışla gösterir; beklentiyle değil.
Ama hayatın içinden baktığımızda başka bir gerçek daha var. Bazı ilişkilerde cinsellik de duygusallık da zamanla geri çekilebilir. Buna rağmen insanlar birlikte kalmaya devam eder. Aynı masada otururlar, aynı evde yaşarlar, aynı hayatın içinde yürümeyi sürdürürler. Hatta bazen biri açıkça “biz o duygusallığı kaybettik” diyebilir.
Bir ilişkide cinsellik bitmiş olabilir. Ama asıl soru şudur; o ilişkide hâlâ ilgi var mı, hâlâ temas var mı, hâlâ birbirini hissetme hali var mı? Çünkü bir bağın canlı kalmasını sağlayan şey sadece aynı evin içinde olmak değil, aynı duygunun içinde kalabilmektir.
Evet, bir ilişki bu kadar şeye rağmen devam ediyorsa, orada mutlaka bir değer vardır. İnsan tamamen değersiz gördüğü bir yerde uzun süre kalamaz. Bir bağ vardır, bir anlam vardır. Çünkü kimse sürekli mutsuz olduğu bir hayatı, hiçbir şey hissetmeden sürdüremez. Eğer sürdürüyorsa, ya dışarıya anlatılanla içeride yaşanan aynı değildir ya da o ilişkinin içinde hâlâ bir şeyler vardır.
İşte tam burada, ilişkilerin başka bir gerçeğiyle karşılaşıyoruz.
Bazen bir insan, bulunduğu hayatın içinde kalmaya devam ederken, duygusunu başka bir yerde yaşamaya başlar. Söylediğiyle yaşadığı aynı olmayabilir. Birine “seni seviyorum” der ama o sevgiyi bir seçime dönüştürmez.
Çünkü insan gerçekten sevdiğinde, iki hayat arasında kalmaz; eğer kalıyorsa sevdiğini sandığı şeyin adı ne aşktır ne de sevmektir.
Bir insan “seni seviyorum” diyorsa ama sevdiğini söylediği kişiyi seçmiyorsa, aslında o kişiyi değil, kendi düzenini seçmiştir.
Kendi düzenini seçtiyse, kendini ve kurduğu hayatı karşı taraftan daha çok seviyordur.
Ve seçtiği şey, aslında kim olduğunu gösterir.
Bu durumda “seni seviyorum” demek, inandırıcı olmaz.
Evet, cesaret birçok şeyin üstesinden gelebilir. Ama tek başına yetmez. Çünkü insan sadece korkularıyla değil, alıştığı hayatla da mücadele eder. Bu yüzden herkes sevdiği kadar değil, cesaret edebildiği kadar değiştirir hayatını.
Ve belki de en sade haliyle gerçek şudur:
Bir insan seni özlüyorsa, sana ulaşmanın yolunu arar. Seni test etmenin değil.
Gülnur
@gulnurrdan
