Bir Ülkenin İlerlemesi ve Kaybolan Kadınlar
Türkiye’nin ilerlediği sıkça söyleniyor. Şehirler büyüyor, yollar genişliyor, hayat hızlanıyor. Ama bütün bu gelişmişlik anlatısının içinde, görmezden gelinen çok temel bir gerçek var: Kadınlar hâlâ güvende değil. Bu ülkede bir kadının hayatı, hâlâ tesadüflere, şansa ve çoğu zaman başkalarının vicdanına bağlı. Her yeni gün, bir başka kadının adı bir haber bülteninde birkaç saniyelik yer buluyor ve ardından sessizlik başlıyor. Oysa mesele sadece sayılar değil; mesele, her birinin bir hayat, bir hikâye, bir gelecek olması ve bu geleceğin ellerinden alınması.
Kadın cinayetleri bu ülkenin kronik bir gerçeği haline geldi. Üstelik bu durum sadece cinayetle sınırlı değil. Şiddetin, baskının, korkunun ve yalnız bırakılmanın birikmiş hali çoğu zaman sonu ölüme varan bir süreci oluşturuyor. Kadınlar sadece öldürüldükleri gün değil, o güne gelene kadar geçen her anda korunmuyor. Şikâyetler ciddiye alınmıyor, tehditler küçümseniyor, “abartıyorsun” denilerek geri çevriliyorlar. Bu ihmaller zinciri, bir gün geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşıyor.
Bu noktada görmezden gelinen bir gerçek daha var ve bunu açıkça söylemek gerekiyor: Kadınlar, çoğunlukla erkekler tarafından öldürülüyor. Bir erkek, bir kadına şiddet uyguluyor. Bir erkek, bir kadının hayatına son veriyor. Bu cümle rahatsız edici olabilir ama gerçeğin kendisi zaten rahatsız edici. Çünkü burada sadece bireysel bir öfke yok; burada öğrenilmiş bir güç algısı, bastırılmamış bir kontrol isteği ve çoğu zaman sorgulanmamış bir erkeklik anlayışı var. Kadın kadını sistematik olarak öldürmüyor. Ama erkek, kadına yönelttiği şiddeti çoğu zaman kendinde bir hak gibi görebiliyor. Asıl kırılması gereken yer tam da burası.
Bu yüzden mesele sadece kadınları korumak değil, erkekleri doğru yetiştirmek meselesidir. Bir erkeğe küçük yaşta öğretilmeyen saygı, büyüdüğünde şiddete dönüşebiliyor. Duygularını ifade etmeyi bilmeyen, öfkesini yönetemeyen, reddedilmeyi kabul edemeyen bir erkek, bunu bir güç meselesine çevirebiliyor. Ve bu noktada kaybedilen sadece bir hayat olmuyor; bir toplumun vicdanı her seferinde biraz daha aşınıyor.
Bu sistemin açık yaralarından biri de Gülistan Doku. 2020 yılında Tunceli’de üniversite öğrencisiyken kayboldu. En son bir köprü üzerinde görüldü. Ardından günler geçti, aramalar yapıldı, iddialar ortaya atıldı, şüpheler konuşuldu. Ama kesin olan bir şey vardı: Genç bir kadın ortadan kaybolmuştu ve bu kayboluş, sıradan bir kayboluş değildi. Ailesi yıllardır cevap arıyor. “Ne oldu?” sorusu hâlâ karşılıksız. Bir insanın yokluğu bu kadar belirsizliğe terk edilmemeliydi.
Gülistan Doku’nun hikâyesi, aslında tek başına bir olay değil. Bu ülkede birçok kadın, ya hayatını kaybediyor ya da bir şekilde kayboluyor ve geride cevapsız sorular bırakıyor. Bu durum, bireysel olayların ötesinde, toplumsal bir soruna işaret ediyor. Kadınların korunamadığı, seslerinin yeterince duyulmadığı, kaybolduklarında bile yeterince hızlı ve etkili bir şekilde bulunamadıkları bir sistem, ne kadar gelişmiş görünürse görünsün eksiktir. Çünkü ilerleme sadece fiziki değil, aynı zamanda insani bir kavramdır.
Toplum olarak en büyük yanılgımız, bu olayları münferit görmek. Her birini ayrı bir trajedi olarak ele alıp, aralarındaki bağı kurmamak. Oysa bu yaşananlar bir bütünün parçaları. Bir kadının kaybolması, bir başkasının öldürülmesi, bir diğerinin yıllarca şiddete maruz kalması… Bunların hepsi aynı sorunun farklı yüzleri. Ve bu sorun çözülmeden, hiçbir gelişmişlik iddiası tam anlamıyla gerçek olamaz.
Gerçek ilerleme, bir kadının gece korkmadan yürüyebilmesiyle, bir ailenin kızını endişe duymadan büyütebilmesiyle ve bir erkeğin gücünü şiddette değil, saygıda görmesiyle mümkündür. Aksi halde, büyüyen şehirlerin gölgesinde kaybolan hayatlar, bize her seferinde aynı gerçeği hatırlatır: Görünürde ilerleyen bir ülke, aslında en temelinde eksik kalmış olabilir.
Bir ülkede kadınlar güvende değilse, o ülke ne kadar büyürse büyüsün, aslında hâlâ eksiktir.
Gülnur
@gulnurrdan

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder