16 Nisan 2026 Perşembe

Okullar Korkunun Değil, Güvenin ve Umudun Yeri Olmalı

 Okullar korkunun değil, güvenin ve umudun yeri olmalı.

Ama son günlerde yaşananlar, bu cümlenin ne kadar kırılgan olduğunu yüzümüze sert bir şekilde çarptı. Şanlıurfa’da bir okulda yaşanan silahlı saldırı, ardından Kahramanmaraş’ta bir başka okulda yaşanan ve can kayıplarına neden olan trajedi… Bu ülkenin çocuklarının olması gereken en güvenli alanlarda, korkuyla tanışması kabul edilebilir değil. Hayatını kaybedenlere rahmet, ailelerine sabır diliyorum. Yaralı olan herkese de acil şifalar…

Bu yaşananlar sadece birer haber başlığı değil. Bu, görmezden gelinen bir gerçeğin artık saklanamayacak kadar büyüdüğünün göstergesi.

Bir çocuk doğduğunda kimse onun bir gün bir can alacağını düşünmez. Hiçbir aile, “ben bir katil büyütüyorum” diye bakmaz evladına. Ama bir yerlerde bir şeyler eksilir. Bazen sevgi eksilir, bazen ilgi, bazen de sadece anlaşılmak… En tehlikelisi de şudur: Eksilen şeylerin çoğu fark edilmez. Çünkü çocuklar her zaman yüksek sesle yardım istemez. Çoğu zaman susarlar. Ve o sessizlik, zamanla birikir.

Bir çocuğun iç dünyasında neler olup bittiğini gerçekten ne kadar biliyoruz? Aynı evin içinde yaşadığımız bir çocuğun gözlerine ne kadar dikkatle bakıyoruz? Okulda, sınıfta, koridorda sessizleşen bir çocuğu fark ediyor muyuz, yoksa sadece “uslu” olduğu için mi seviniyoruz?

Tam da bu noktada ailelere büyük bir sorumluluk düşüyor. Çocuklarda yaşanan davranış değişikliklerini fark etmek kadar, bunu kabullenmek de gerekiyor. Görmezden gelmek, ertelemek ya da “bizim çocuğumuz yapmaz” diyerek üstünü örtmek çözüm değil. Aksine, sorunun büyümesine zemin hazırlamak. Oysa ilkokuldan itibaren çocukların sadece akademik değil, duygusal gelişimini de takip etmek, fark edilen her değişikliğin üzerine gitmek ve gerektiğinde destek almak bir zorunluluk. Çünkü bazı sorunlar erken fark edildiğinde çözülebilir, geç kalındığında ise telafisi çok daha ağır olur.

Sadece aileler değil, toplum olarak da kendimize sormamız gereken bir soru var: Bu çocuklar neden bu hale geldi? Ne değişti? Neyi kaybettik?

Çok eski zamanlara baktığımızda, çocukların bu kadar yoğun şiddet, öfke ve kopuş içinde olmadığını görüyoruz. Elbette her dönemin kendi sorunları vardı. Ama bugün karşı karşıya olduğumuz tablo çok daha derin ve yaygın. Bugün bir çocuk eline silah alabiliyor, bir başkası uyuşturucunun içine sürüklenebiliyor, bir diğeri öfkesini kontrol edemeyip şiddete başvurabiliyor. Bu sadece bireysel bir mesele değil, bu çağın bir gerçeği. Ve bu gerçeği anlamadan çözüm üretmek mümkün değil.

Çağ değişti, dünya değişti, ilişkiler değişti. Ama biz bu değişimi ne kadar doğru okuyabildik? Teknolojiyle büyüyen, yalnızlaşan, kıyaslanan, baskı altında kalan bir nesli gerçekten anlayabildik mi? Çocukların sadece başarılarıyla değil, duygularıyla da ilgilenebildik mi?

Okullarda rehberlik sisteminin ne kadar güçlü olduğu, öğretmenlerin ne kadar destek gördüğü de ayrı bir soru. Bir öğretmen ya da rehberlik uzmanı “çocuğunuzda bir sorun var” dediğinde, bunu bir uyarı değil de bir suçlama gibi algılayan, hatta buna şiddetle karşılık veren aileler olduğunu duyuyoruz. Oysa bu bir iş birliği olmalı. Çünkü mesele bir çocuğun hayatı. Eğitim sadece bilgi vermek değil, bir vicdan inşa etmektir.

Psikolojik boşluklar ve sınırsız, kuralsız bir büyüme, bir çocuğu topluma kazandırmak yerine onu toplumun karşısına koyabilir. Bugünün şımarık çocuğu, yarının empati yoksunu bir bireyine dönüşebilir. Ve bu dönüşüm, bir anda değil, yıllar içinde sessizce gerçekleşir.

Suç sadece tetiği çekende değil. O noktaya gelene kadar susanlarda, görmeyenlerde, “bize bir şey olmaz” diyenlerde de var. Ailede var, okulda var, sokakta var. Sistemde var. Çünkü hiçbir karanlık tek başına büyümez, ona alan açılır.

Bugün konuşmamız gereken şey sadece “ne oldu” değil, “nasıl oldu” sorusudur. Çünkü cevap orada. Ve o cevabı görmezden geldikçe, yarın başka bir çocuk daha aynı karanlığın içinde kaybolacak.

Belki de en zor olan şey şu: Kendimize dönüp bakmak. Sorumluluğu başkasına yüklemek kolaydır ama gerçek değişim, herkesin kendi payını görmesiyle başlar.

Bu bir kader değil. Bu bir ihmal zinciri.

Ve en acı olan şu: Herkesin bir parça suçlu olduğu yerde, kimse kendini gerçekten sorumlu hissetmiyor.

Gülnur

@gulnurrdan


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder