27 Nisan 2026 Pazartesi

Aşk mı, Düzen mi?



Bir süredir insanları dinliyorum, konuşuyorum, gözlemliyorum; ilişkileri izliyorum. Farklı görünen hikâyelerin içinde, birbirine benzeyen duygular yakalıyorum. Ve o duygular, kendiliğinden yazıya dönüşüyor.

Yazdıklarım çoğu zaman konuşmalardan ve karşılaşmalardan bende kalan izlerdir. Kime ait olduğu değil, ne hissettirdiği önemlidir.

Bir insan seni özlüyorsa, sana ulaşmanın yolunu arar. Seni test etmenin değil.

İkili ilişkilerde en çok karıştırılan konulardan biri de bu. Özlem gerçekten nasıl anlaşılır? Bazı insanlar, karşı tarafın kendisini sevip sevmediğini ya da özleyip özlemediğini cinsellik üzerinden ölçmeye çalışır. Mesafe konulduğunda ya da bir kırgınlık yaşandığında, duygunun derinliğini anlamak yerine fiziksel yakınlığı bir “test” haline getirir. Oysa bu yaklaşım hem dar bir bakış açısıdır hem de ilişkiyi zedeleyen bir yöntemdir.

Çünkü özlem dediğin şey, sadece fiziksel ya da cinsel yakınlıkla ölçülmez. Özlem; karşı tarafı düşünmek, onunla iletişim kurmak istemek, birlikte zaman geçirmeye istek duymak, merak etmek ve yokluğunu hissetmektir. İnsan özlediği kişiye ulaşmanın bir yolunu bulur. Bir mesajla, bir sesle, bir çabayla kendini belli eder. Özlem, varlığını davranışla gösterir; beklentiyle değil.

Ama hayatın içinden baktığımızda başka bir gerçek daha var. Bazı ilişkilerde cinsellik de duygusallık da zamanla geri çekilebilir. Buna rağmen insanlar birlikte kalmaya devam eder. Aynı masada otururlar, aynı evde yaşarlar, aynı hayatın içinde yürümeyi sürdürürler. Hatta bazen biri açıkça “biz o duygusallığı kaybettik” diyebilir.

Bir ilişkide cinsellik bitmiş olabilir. Ama asıl soru şudur; o ilişkide hâlâ ilgi var mı, hâlâ temas var mı, hâlâ birbirini hissetme hali var mı? Çünkü bir bağın canlı kalmasını sağlayan şey sadece aynı evin içinde olmak değil, aynı duygunun içinde kalabilmektir.

Evet, bir ilişki bu kadar şeye rağmen devam ediyorsa, orada mutlaka bir değer vardır. İnsan tamamen değersiz gördüğü bir yerde uzun süre kalamaz. Bir bağ vardır, bir anlam vardır. Çünkü kimse sürekli mutsuz olduğu bir hayatı, hiçbir şey hissetmeden sürdüremez. Eğer sürdürüyorsa, ya dışarıya anlatılanla içeride yaşanan aynı değildir ya da o ilişkinin içinde hâlâ bir şeyler vardır.

İşte tam burada, ilişkilerin başka bir gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Bazen bir insan, bulunduğu hayatın içinde kalmaya devam ederken, duygusunu başka bir yerde yaşamaya başlar. Söylediğiyle yaşadığı aynı olmayabilir. Birine “seni seviyorum” der ama o sevgiyi bir seçime dönüştürmez.

Çünkü insan gerçekten sevdiğinde, iki hayat arasında kalmaz; eğer kalıyorsa sevdiğini sandığı şeyin adı ne aşktır ne de sevmektir.

Bir insan “seni seviyorum” diyorsa ama sevdiğini söylediği kişiyi seçmiyorsa, aslında o kişiyi değil, kendi düzenini seçmiştir.

Kendi düzenini seçtiyse, kendini ve kurduğu hayatı karşı taraftan daha çok seviyordur.

Ve seçtiği şey, aslında kim olduğunu gösterir.

Bu durumda “seni seviyorum” demek, inandırıcı olmaz.

Evet, cesaret birçok şeyin üstesinden gelebilir. Ama tek başına yetmez. Çünkü insan sadece korkularıyla değil, alıştığı hayatla da mücadele eder. Bu yüzden herkes sevdiği kadar değil, cesaret edebildiği kadar değiştirir hayatını.

Ve belki de en sade haliyle gerçek şudur:

Bir insan seni özlüyorsa, sana ulaşmanın yolunu arar. Seni test etmenin değil.

Gülnur

@gulnurrdan

19 Nisan 2026 Pazar

KAYBOLAN KADINLAR...


 Bir Ülkenin İlerlemesi ve Kaybolan Kadınlar

Türkiye’nin ilerlediği sıkça söyleniyor. Şehirler büyüyor, yollar genişliyor, hayat hızlanıyor. Ama bütün bu gelişmişlik anlatısının içinde, görmezden gelinen çok temel bir gerçek var: Kadınlar hâlâ güvende değil. Bu ülkede bir kadının hayatı, hâlâ tesadüflere, şansa ve çoğu zaman başkalarının vicdanına bağlı. Her yeni gün, bir başka kadının adı bir haber bülteninde birkaç saniyelik yer buluyor ve ardından sessizlik başlıyor. Oysa mesele sadece sayılar değil; mesele, her birinin bir hayat, bir hikâye, bir gelecek olması ve bu geleceğin ellerinden alınması.

Kadın cinayetleri bu ülkenin kronik bir gerçeği haline geldi. Üstelik bu durum sadece cinayetle sınırlı değil. Şiddetin, baskının, korkunun ve yalnız bırakılmanın birikmiş hali çoğu zaman sonu ölüme varan bir süreci oluşturuyor. Kadınlar sadece öldürüldükleri gün değil, o güne gelene kadar geçen her anda korunmuyor. Şikâyetler ciddiye alınmıyor, tehditler küçümseniyor, “abartıyorsun” denilerek geri çevriliyorlar. Bu ihmaller zinciri, bir gün geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşıyor.

Bu noktada görmezden gelinen bir gerçek daha var ve bunu açıkça söylemek gerekiyor: Kadınlar, çoğunlukla erkekler tarafından öldürülüyor. Bir erkek, bir kadına şiddet uyguluyor. Bir erkek, bir kadının hayatına son veriyor. Bu cümle rahatsız edici olabilir ama gerçeğin kendisi zaten rahatsız edici. Çünkü burada sadece bireysel bir öfke yok; burada öğrenilmiş bir güç algısı, bastırılmamış bir kontrol isteği ve çoğu zaman sorgulanmamış bir erkeklik anlayışı var. Kadın kadını sistematik olarak öldürmüyor. Ama erkek, kadına yönelttiği şiddeti çoğu zaman kendinde bir hak gibi görebiliyor. Asıl kırılması gereken yer tam da burası.

Bu yüzden mesele sadece kadınları korumak değil, erkekleri doğru yetiştirmek meselesidir. Bir erkeğe küçük yaşta öğretilmeyen saygı, büyüdüğünde şiddete dönüşebiliyor. Duygularını ifade etmeyi bilmeyen, öfkesini yönetemeyen, reddedilmeyi kabul edemeyen bir erkek, bunu bir güç meselesine çevirebiliyor. Ve bu noktada kaybedilen sadece bir hayat olmuyor; bir toplumun vicdanı her seferinde biraz daha aşınıyor.

Bu sistemin açık yaralarından biri de Gülistan Doku. 2020 yılında Tunceli’de üniversite öğrencisiyken kayboldu. En son bir köprü üzerinde görüldü. Ardından günler geçti, aramalar yapıldı, iddialar ortaya atıldı, şüpheler konuşuldu. Ama kesin olan bir şey vardı: Genç bir kadın ortadan kaybolmuştu ve bu kayboluş, sıradan bir kayboluş değildi. Ailesi yıllardır cevap arıyor. “Ne oldu?” sorusu hâlâ karşılıksız. Bir insanın yokluğu bu kadar belirsizliğe terk edilmemeliydi.

Gülistan Doku’nun hikâyesi, aslında tek başına bir olay değil. Bu ülkede birçok kadın, ya hayatını kaybediyor ya da bir şekilde kayboluyor ve geride cevapsız sorular bırakıyor. Bu durum, bireysel olayların ötesinde, toplumsal bir soruna işaret ediyor. Kadınların korunamadığı, seslerinin yeterince duyulmadığı, kaybolduklarında bile yeterince hızlı ve etkili bir şekilde bulunamadıkları bir sistem, ne kadar gelişmiş görünürse görünsün eksiktir. Çünkü ilerleme sadece fiziki değil, aynı zamanda insani bir kavramdır.

Toplum olarak en büyük yanılgımız, bu olayları münferit görmek. Her birini ayrı bir trajedi olarak ele alıp, aralarındaki bağı kurmamak. Oysa bu yaşananlar bir bütünün parçaları. Bir kadının kaybolması, bir başkasının öldürülmesi, bir diğerinin yıllarca şiddete maruz kalması… Bunların hepsi aynı sorunun farklı yüzleri. Ve bu sorun çözülmeden, hiçbir gelişmişlik iddiası tam anlamıyla gerçek olamaz.

Gerçek ilerleme, bir kadının gece korkmadan yürüyebilmesiyle, bir ailenin kızını endişe duymadan büyütebilmesiyle ve bir erkeğin gücünü şiddette değil, saygıda görmesiyle mümkündür. Aksi halde, büyüyen şehirlerin gölgesinde kaybolan hayatlar, bize her seferinde aynı gerçeği hatırlatır: Görünürde ilerleyen bir ülke, aslında en temelinde eksik kalmış olabilir.

Bir ülkede kadınlar güvende değilse, o ülke ne kadar büyürse büyüsün, aslında hâlâ eksiktir.

Gülnur 

@gulnurrdan

16 Nisan 2026 Perşembe

Okullar Korkunun Değil, Güvenin ve Umudun Yeri Olmalı

 Okullar korkunun değil, güvenin ve umudun yeri olmalı.

Ama son günlerde yaşananlar, bu cümlenin ne kadar kırılgan olduğunu yüzümüze sert bir şekilde çarptı. Şanlıurfa’da bir okulda yaşanan silahlı saldırı, ardından Kahramanmaraş’ta bir başka okulda yaşanan ve can kayıplarına neden olan trajedi… Bu ülkenin çocuklarının olması gereken en güvenli alanlarda, korkuyla tanışması kabul edilebilir değil. Hayatını kaybedenlere rahmet, ailelerine sabır diliyorum. Yaralı olan herkese de acil şifalar…

Bu yaşananlar sadece birer haber başlığı değil. Bu, görmezden gelinen bir gerçeğin artık saklanamayacak kadar büyüdüğünün göstergesi.

Bir çocuk doğduğunda kimse onun bir gün bir can alacağını düşünmez. Hiçbir aile, “ben bir katil büyütüyorum” diye bakmaz evladına. Ama bir yerlerde bir şeyler eksilir. Bazen sevgi eksilir, bazen ilgi, bazen de sadece anlaşılmak… En tehlikelisi de şudur: Eksilen şeylerin çoğu fark edilmez. Çünkü çocuklar her zaman yüksek sesle yardım istemez. Çoğu zaman susarlar. Ve o sessizlik, zamanla birikir.

Bir çocuğun iç dünyasında neler olup bittiğini gerçekten ne kadar biliyoruz? Aynı evin içinde yaşadığımız bir çocuğun gözlerine ne kadar dikkatle bakıyoruz? Okulda, sınıfta, koridorda sessizleşen bir çocuğu fark ediyor muyuz, yoksa sadece “uslu” olduğu için mi seviniyoruz?

Tam da bu noktada ailelere büyük bir sorumluluk düşüyor. Çocuklarda yaşanan davranış değişikliklerini fark etmek kadar, bunu kabullenmek de gerekiyor. Görmezden gelmek, ertelemek ya da “bizim çocuğumuz yapmaz” diyerek üstünü örtmek çözüm değil. Aksine, sorunun büyümesine zemin hazırlamak. Oysa ilkokuldan itibaren çocukların sadece akademik değil, duygusal gelişimini de takip etmek, fark edilen her değişikliğin üzerine gitmek ve gerektiğinde destek almak bir zorunluluk. Çünkü bazı sorunlar erken fark edildiğinde çözülebilir, geç kalındığında ise telafisi çok daha ağır olur.

Sadece aileler değil, toplum olarak da kendimize sormamız gereken bir soru var: Bu çocuklar neden bu hale geldi? Ne değişti? Neyi kaybettik?

Çok eski zamanlara baktığımızda, çocukların bu kadar yoğun şiddet, öfke ve kopuş içinde olmadığını görüyoruz. Elbette her dönemin kendi sorunları vardı. Ama bugün karşı karşıya olduğumuz tablo çok daha derin ve yaygın. Bugün bir çocuk eline silah alabiliyor, bir başkası uyuşturucunun içine sürüklenebiliyor, bir diğeri öfkesini kontrol edemeyip şiddete başvurabiliyor. Bu sadece bireysel bir mesele değil, bu çağın bir gerçeği. Ve bu gerçeği anlamadan çözüm üretmek mümkün değil.

Çağ değişti, dünya değişti, ilişkiler değişti. Ama biz bu değişimi ne kadar doğru okuyabildik? Teknolojiyle büyüyen, yalnızlaşan, kıyaslanan, baskı altında kalan bir nesli gerçekten anlayabildik mi? Çocukların sadece başarılarıyla değil, duygularıyla da ilgilenebildik mi?

Okullarda rehberlik sisteminin ne kadar güçlü olduğu, öğretmenlerin ne kadar destek gördüğü de ayrı bir soru. Bir öğretmen ya da rehberlik uzmanı “çocuğunuzda bir sorun var” dediğinde, bunu bir uyarı değil de bir suçlama gibi algılayan, hatta buna şiddetle karşılık veren aileler olduğunu duyuyoruz. Oysa bu bir iş birliği olmalı. Çünkü mesele bir çocuğun hayatı. Eğitim sadece bilgi vermek değil, bir vicdan inşa etmektir.

Psikolojik boşluklar ve sınırsız, kuralsız bir büyüme, bir çocuğu topluma kazandırmak yerine onu toplumun karşısına koyabilir. Bugünün şımarık çocuğu, yarının empati yoksunu bir bireyine dönüşebilir. Ve bu dönüşüm, bir anda değil, yıllar içinde sessizce gerçekleşir.

Suç sadece tetiği çekende değil. O noktaya gelene kadar susanlarda, görmeyenlerde, “bize bir şey olmaz” diyenlerde de var. Ailede var, okulda var, sokakta var. Sistemde var. Çünkü hiçbir karanlık tek başına büyümez, ona alan açılır.

Bugün konuşmamız gereken şey sadece “ne oldu” değil, “nasıl oldu” sorusudur. Çünkü cevap orada. Ve o cevabı görmezden geldikçe, yarın başka bir çocuk daha aynı karanlığın içinde kaybolacak.

Belki de en zor olan şey şu: Kendimize dönüp bakmak. Sorumluluğu başkasına yüklemek kolaydır ama gerçek değişim, herkesin kendi payını görmesiyle başlar.

Bu bir kader değil. Bu bir ihmal zinciri.

Ve en acı olan şu: Herkesin bir parça suçlu olduğu yerde, kimse kendini gerçekten sorumlu hissetmiyor.

Gülnur

@gulnurrdan


3 Nisan 2026 Cuma

Aşk Değil, Eksiklik

 Evli biriyle yaşanan ilişkiler çoğu zaman aşk değildir. Daha çok bir boşluğu doldurma hâlidir. Bir taraf evliliğinde eksik olanı tamamlar, diğer taraf ise seçilmiş hissetmenin verdiği duyguyu yaşar.

Ama bu ilişki türünün acımasız bir gerçeği vardır: Sen onun hayatındaki gizli bölüm olursun. Seninle konuşurken başka bir hayatı vardır, sen gülerken o başka bir masaya oturur. Seninle gelecek konuşurken akşam eve gidip başka biriyle uyur.

Ve en acı tarafı şudur: Bir süre sonra sen de bu ikili hayatın bir parçası olmaya başlarsın. Kendi değerini yavaş yavaş düşürürsün. Çünkü artık sen de onun hayatındaki gizli gerçeklerden biri olursun. Telefonlar sessize alınır, mesajlar silinir, planlar son anda iptal edilir. Ve sen her seferinde kendine aynı cümleyi söylersin: “Şimdi değil ama bir gün...”

Ama o bir gün çoğu zaman hiç gelmez. Çünkü yasak ilişkilerin büyük kısmı aşktan değil, konfordan beslenir. Bir insan hem evliliğini hem seni aynı anda tutuyorsa, bu çoğu zaman büyük bir aşkın değil, rahatlığın göstergesidir.

Çünkü gerçek aşk risk alır. Gizlenmez. İnsanı iki hayat arasında bırakmaz. Yasak ilişkilerde ise çoğu zaman biri iki hayat yaşar, diğeri yarım kalır. Bekler, eksilir ve zamanla kendinden uzaklaşır.

İşte kimse bunu konuşmak istemez. Ama gerçek şu: Birinin gizli hikâyesi olduğunda kaybettiğin şey zaman değil, kendine olan saygındır.

Önemli not: Bu yazı evli biriyle ilişki yaşayanları yargılamak için yazılmadı. Çünkü çoğu insan böyle ilişkilere aşktan değil, yalnızlıktan girer. Ama bazen en büyük dönüşüm, birini kazanmakla değil, kendini geri almakla başlar.

Ve bazen en güçlü cümle şudur: “Ben kimsenin gizli hayatı olmayacak kadar değerliyim.”

Unutma; sen bütün bu yarım yamalak hayallerin içinde “bir gün” umuduyla beklerken, kimseye anlatamadığın gerçeklerle baş başa kalırsın. Sana seni seviyorum diyen biri, aynı anda başka bir hayatı da yaşamaya devam eder. Sen bunu aşk sanarken, o iki hayatını da kaybetmemek ister. Ve fark etmeden, onun evliliğindeki eksikliği ayakta tutan bir bastona dönüşürsün.

Gülnur 

1 Nisan 2026 Çarşamba

Zamanın İçinde Kalanlar

 Zamanın İçinde Kalanlar

Bazı tarihler vardır, takvimden silinmez. Üzerinden yıllar geçse de insanın içindeki yerini korur. 1 Nisan… Benim için sadece bir gün değil; bir eksikliğin adı.

Annemi o gün kaybettim. Bazı vedalar bir anda olmaz; zamanla yaklaşır, yavaş yavaş hazırlar ve hayatımızdan parçalar koparan uzun bir sürece dönüşür. Ve insan aslında o vedayı gün gün yaşadığını sonradan anlar. Yine de insan, ne kadar hazırlanmış olursa olsun, bir annenin gidişine hazır olamaz. Hele ki hayatın tam ortasında, daha zamanı varken giden biriyse…

Babamı ise çok daha önce kaybetmiştim. 24 Nisan… Henüz 38 yaşındaydı. Ölüm bazen yavaş gelir, bazen de kapıyı çalmadan girer. Onunki öyleydi.

Çocukken kaybettiğiniz birini, aslında o yaşta tam kaybetmezsiniz. Çünkü anlamazsınız. Yokluğun ne demek olduğunu, eksikliğin neye benzediğini zaman öğretir. Ben babamın gidişini o gün yaşayamadım belki, ama büyüdükçe içimde başka bir yere yerleşti o kayıp. Onu tanıyamamış olmanın, birlikte yaşayamadığımız yılların ağırlığı… İnsanın kalbinde sonradan büyüyen bir boşluk gibi.

Annemin gidişi ise daha başka bir yerde duruyor. Daha hissedilmiş, daha yaşanmış bir vedaydı. İnsanın bir şeyleri anlayabildiği ama değiştiremediği bir çaresizlik.

Peki ölüm nedir? Bir bedenin susması mı, bir kalbin durması mı, yoksa bir insanın bir başkasının hayatından çekilmesi mi?

Belki ölüm, sadece gidenin değil, kalanın içinde de devam eden bir şeydir. Çünkü biz kaybettiklerimizi sadece toprağa bırakmıyoruz. Onları hatıralarımıza, cümlelerimize, bazen bir kokunun içine, bazen bir sessizliğin ortasına yerleştiriyoruz.

Zaman geçiyor. Acı değişiyor. İlk günkü gibi yakmıyor belki ama yok da olmuyor. Şekil değiştiriyor.

Ben bugün o acıyı ilk günkü gibi hissetmiyorum. Ama bu, unuttuğum anlamına gelmiyor. Sadece hayat, acıyla birlikte yaşamayı öğretiyor insana.

Babamı düşündüğümde artık daha çok erken gitmiş olmanın eksikliğini hissediyorum. Yaşayamadığı yılları, göremediği şeyleri… Belki de bir insanı kaybetmek, sadece onu değil; onun yaşayabileceği bütün ihtimalleri de kaybetmektir.

Ve annem… Bir insanın yokluğunun, bir evin içindeki sessizliğe nasıl dönüştüğünü öğretti bana.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu anlıyorum: Ölüm sadece bir son değil, aynı zamanda bir devam. Ama bu devam, yaşayanın içinde oluyor.

Biz kaybettiklerimizle birlikte yaşamayı öğreniyoruz. Onları yanımızda taşımayı… Bazen bir cümlede, bazen bir bakışta, bazen hiç kimseye anlatamadığımız bir duygunun içinde.

Ve belki de en gerçek soru şu: Ölüm gerçekten bir ayrılık mı, yoksa sadece görünmez bir varoluş biçimi mi?

Cevabını tam bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bazı insanlar bu dünyadan gider ama hayatımızdan asla çıkmaz. Çünkü bazı yokluklar, varlığın en derin hâlidir. Ve insan, en çok kaybettikleriyle tamamlanır.

Ben Nisan’ı sevmiyorum. Ayın bir suçu yok elbette… ama insan, bazı zamanları kalbinden silemiyor.

Gülnur 🌹

7 Mart 2026 Cumartesi

Kadın Olmak

Kadın Olmak

Kadın olmak sadece bir kimlik değildir.

Bir hayatı taşımaktır.

Bir kadının omzunda bazen bir ev, bazen bir çocuk, bazen de kimsenin görmediği koca bir dünya vardır. Çoğu zaman güçlü olması beklenir. Her şeyin üstesinden gelmesi, her şeyi toparlaması, kırıldığında bile bunu belli etmemesi istenir. Ama kimse onun neyi yutarak sustuğunu, hangi cümleyi söylememek için içinde kaç kez kendini geri çektiğini bilmez.

Kadın olmak çoğu zaman iki hayat yaşamaktır. Birini herkes görür. Günlük hayatın içinde çalışan, üreten, ilgilenen, sorumluluk alan kadını görürüz. Diğer hayat ise çoğu zaman görünmezdir. O hayatın içinde kaygılar, fedakârlıklar, bastırılmış hayaller ve ertelenmiş istekler vardır.

Bir kadın sadece sevmez.

Emek verir.

Sabreder.

Toparlar.

Kırıldığı yerde bile başkalarını onarmaya çalışır.

Belki de bu yüzden dünya çoğu zaman kadınların görünmeyen emeği üzerinde döner. Bir evin düzeni, bir çocuğun büyümesi, bir ailenin ayakta kalması, çoğu zaman bir kadının sabrı ve emeğiyle mümkün olur. Ama bu emek çoğu zaman alkışlanmaz. Hatta çoğu zaman fark edilmez bile.

Kadınların hikâyesi sadece fedakârlık değildir. Aynı zamanda mücadeledir. Çünkü kadınlar tarih boyunca yalnızca hayatı taşımakla kalmamış, kendi varlıklarını da kabul ettirmek için mücadele etmişlerdir. Eğitim hakkı için, çalışma hakkı için, eşitlik için, saygı görmek için verilen mücadelelerin çoğunda kadınların sessiz ama kararlı adımları vardır.

Kadın olmak bazen yalnız kalmak demektir.

Ama buna rağmen geri adım atmamak demektir.

Bir kadın çoğu zaman en büyük mücadeleyi kendi içinde verir. Kendisine biçilen roller ile olmak istediği kişi arasında sıkıştığında, bir seçim yapmak zorunda kalır. İşte tam o noktada cesaret devreye girer. Kendi sesini duymak ve o sese sadık kalmak kolay değildir.

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.

Bu gün sadece kutlamak için değildir. Hatırlamak içindir. Bir kadının değerinin bir güne sığmayacağını hatırlamak içindir. Kadınların görünmeyen emeğini, sessiz mücadelelerini ve hayatın içindeki gerçek yerini yeniden düşünmek içindir.

Çünkü kadın; hayatı doğuran, büyüten ve değiştiren bir güçtür.

Ve dünya, kadınların yürüdüğü yollar kadar geniştir. 

Kadınların değeri kutlanan bir günde değil,

hayatın her gününde gördüğü saygıda ortaya çıkar.

Gülnur 

13 Şubat 2026 Cuma

SEVGİ TAKVİME SIĞMAZ.

 Bugün “Sevgililer Günü” deniyor.

Ama bana göre adı Sevgi Günü olmalıydı.

Çünkü sevgi yalnızca sevgiliye ait bir duygu değil. Anneye, babaya, kardeşe, dosta, eşe, evlada, hayata… hatta insanın kendine duyduğu şefkate kadar uzanan bir alanı var sevginin. Böyle bir duyguyu tek bir ilişki biçimine indirgemek bana eksik geliyor.

Asıl mesele şu:

Bir duygunun takvime bağlanması beni hep düşündürmüştür.

Sevgi gibi en içsel, en mahrem, en kendiliğinden olması gereken bir şeyin; vitrinlerle, kampanyalarla, “özel gün” etiketleriyle paketlenmesi bana tuhaf geliyor. Kapitalist düzen duyguları da ürüne dönüştürmeyi seviyor. Sevginin kendisi değil, pazarlanabilir hali büyütülüyor. His değil, sunum büyüyor. Yaşamak değil, göstermek öne çıkıyor.

Birine hediye alacaksan, hiç beklemediği bir anda almak daha kıymetli değil mi? Sürpriz planlanmaz. Takvimde yazan bir günde herkes birbirinden bir şey beklerken sürpriz ne kadar sürpriz kalabilir?

Ve her yıl olduğu gibi bugün de sosyal medyada yan yana verilmiş pozlar göreceğiz. Çiçekler, sofralar, hediyeler… Bazen sevginin kendisinden çok ilanı dikkat çekiyor. “Bakın, unutulmadım.” “Bakın, bir yere götürüldüm.” der gibi…

Oysa gerçekten sevdiğim insanla yaşadığım bir anı herkes bilmek zorunda mı? Ben biliyorsam, o biliyorsa, bizim aramızda yaşanmışsa yetmez mi?

Bir duyguyu herkesin görmesi için paylaşmaya başladığımız anda, o duygu biraz kendimiz için olmaktan çıkıp başkalarına gösterilen bir şeye dönüşüyor gibi geliyor bana. Sevinci yaşamak başka, sergilemek başka.

Kutlamaya karşı değilim.

Ama sevginin zorunlu bir tüketim ve gösteri biçimine dönüşmesine mesafeliyim. Sanki kendimiz için değil de birilerine kanıtlamak için bir yerlere gitmişiz gibi…

Gerçekten seven insanlar için bir masa değil, bir bakış yeter.

Bir mekân değil, bir his yeter.

Bir gün değil, her gün yeter.

Bence birbirini seven insan için her gün sevgi günüdür.