13 Şubat 2026 Cuma

SEVGİ TAKVİME SIĞMAZ.

 Bugün “Sevgililer Günü” deniyor.

Ama bana göre adı Sevgi Günü olmalıydı.

Çünkü sevgi yalnızca sevgiliye ait bir duygu değil. Anneye, babaya, kardeşe, dosta, eşe, evlada, hayata… hatta insanın kendine duyduğu şefkate kadar uzanan bir alanı var sevginin. Böyle bir duyguyu tek bir ilişki biçimine indirgemek bana eksik geliyor.

Asıl mesele şu:

Bir duygunun takvime bağlanması beni hep düşündürmüştür.

Sevgi gibi en içsel, en mahrem, en kendiliğinden olması gereken bir şeyin; vitrinlerle, kampanyalarla, “özel gün” etiketleriyle paketlenmesi bana tuhaf geliyor. Kapitalist düzen duyguları da ürüne dönüştürmeyi seviyor. Sevginin kendisi değil, pazarlanabilir hali büyütülüyor. His değil, sunum büyüyor. Yaşamak değil, göstermek öne çıkıyor.

Birine hediye alacaksan, hiç beklemediği bir anda almak daha kıymetli değil mi? Sürpriz planlanmaz. Takvimde yazan bir günde herkes birbirinden bir şey beklerken sürpriz ne kadar sürpriz kalabilir?

Ve her yıl olduğu gibi bugün de sosyal medyada yan yana verilmiş pozlar göreceğiz. Çiçekler, sofralar, hediyeler… Bazen sevginin kendisinden çok ilanı dikkat çekiyor. “Bakın, unutulmadım.” “Bakın, bir yere götürüldüm.” der gibi…

Oysa gerçekten sevdiğim insanla yaşadığım bir anı herkes bilmek zorunda mı? Ben biliyorsam, o biliyorsa, bizim aramızda yaşanmışsa yetmez mi?

Bir duyguyu herkesin görmesi için paylaşmaya başladığımız anda, o duygu biraz kendimiz için olmaktan çıkıp başkalarına gösterilen bir şeye dönüşüyor gibi geliyor bana. Sevinci yaşamak başka, sergilemek başka.

Kutlamaya karşı değilim.

Ama sevginin zorunlu bir tüketim ve gösteri biçimine dönüşmesine mesafeliyim. Sanki kendimiz için değil de birilerine kanıtlamak için bir yerlere gitmişiz gibi…

Gerçekten seven insanlar için bir masa değil, bir bakış yeter.

Bir mekân değil, bir his yeter.

Bir gün değil, her gün yeter.

Bence birbirini seven insan için her gün sevgi günüdür.

6 Şubat 2026 Cuma

ATEŞTEN SONRA SU

Ateşten Sonra Su

Geçen yıl yaz aylarında Seferihisar’da ormanlar yandı.

Alevler yalnızca yukarılarda kalmadı; yerleşim alanlarına kadar indi. Ağaçlar, zeytinlikler yandı, kimi evlerin çatıları alev aldı, kimi evlerin girişlerine kadar yangın ulaştı. Günlerce evlerimize giremedik; belirsizliğin, korkunun ve dumanın içinde bekledik. O günlerde yaşadığımızın bir yangın felaketi olduğunu düşündük. Meğer bu sadece başlangıçmış.

Kış geldiğinde yağmur yağmadı, yüklendi.

Ağaçlar yok olunca toprak suyu tutamadı. Dereler taştı, sokaklar çamura döndü, şehir merkezlerine kadar su indi. Sel, yalnızca yolları değil, insanların hayat düzenini de sürükledi.

Birçok esnafın dükkânını su bastı.

Birçok eve su girdi.

Su girmeyen evlerde yaşayanlar bile günlerce dışarı çıkamadı; ekmeğine, suyuna, temel ihtiyaçlarına ulaşamadı. Üst kotlarda başka bir çaresizlik, alt kotlarda başka bir yıkım yaşandı. Ama ortak bir duygu vardı: güvensizlik.

Bu yaşananlar yalnızca “şiddetli yağmur” diye geçiştirilemez.

Yangından sonra herkes gördü ki ağaçlar yoktu, toprak çıplaktı. Bu bilinen bir gerçekti. Buna rağmen dere yatakları yeterince temizlenmedi, altyapı güçlendirilmedi, önleyici adımlar zamanında atılmadı. Yağmur yağdığında ne olacağı aslında belliydi.

Bugün sel “doğal afet” olarak anılıyor.

Oysa felaket, hazırlıksız yakalanmak değil; hazırlanmamayı tercih etmektir.

Dükkânları su basan esnafın yaşadığı kayıp bir kader değildir. Evlerine su giren insanların yaşadığı korku bir tesadüf değildir.

Belediyeler ve Karayolları başta olmak üzere, bu bölgeden sorumlu tüm kurumlar bu tablonun dışında tutulamaz. Doğa görevini yaptı. Yapmayan insandı. Bu yük, yalnızca yağmurun omzuna bırakılamaz.

Ateşle başlayan acı, suyla devam etti.

Ve geriye şu soru kaldı:

Felaket geçtikten sonra mı hatırlayacağız, yoksa doğayla yaşamayı gerçekten öğrenecek miyiz? 

Bu yazı, yaşananların kayda düşmüş hâlidir.

Tanıklığın kendisi.

Çünkü doğa intikam almaz.

İhmal edilen her şey, bir gün geri döner.