Ateşten Sonra Su
Geçen yıl yaz aylarında Seferihisar’da ormanlar yandı.
Alevler yalnızca yukarılarda kalmadı; yerleşim alanlarına kadar indi. Ağaçlar, zeytinlikler yandı, kimi evlerin çatıları alev aldı, kimi evlerin girişlerine kadar yangın ulaştı. Günlerce evlerimize giremedik; belirsizliğin, korkunun ve dumanın içinde bekledik. O günlerde yaşadığımızın bir yangın felaketi olduğunu düşündük. Meğer bu sadece başlangıçmış.
Kış geldiğinde yağmur yağmadı, yüklendi.
Ağaçlar yok olunca toprak suyu tutamadı. Dereler taştı, sokaklar çamura döndü, şehir merkezlerine kadar su indi. Sel, yalnızca yolları değil, insanların hayat düzenini de sürükledi.
Birçok esnafın dükkânını su bastı.
Birçok eve su girdi.
Su girmeyen evlerde yaşayanlar bile günlerce dışarı çıkamadı; ekmeğine, suyuna, temel ihtiyaçlarına ulaşamadı. Üst kotlarda başka bir çaresizlik, alt kotlarda başka bir yıkım yaşandı. Ama ortak bir duygu vardı: güvensizlik.
Bu yaşananlar yalnızca “şiddetli yağmur” diye geçiştirilemez.
Yangından sonra herkes gördü ki ağaçlar yoktu, toprak çıplaktı. Bu bilinen bir gerçekti. Buna rağmen dere yatakları yeterince temizlenmedi, altyapı güçlendirilmedi, önleyici adımlar zamanında atılmadı. Yağmur yağdığında ne olacağı aslında belliydi.
Bugün sel “doğal afet” olarak anılıyor.
Oysa felaket, hazırlıksız yakalanmak değil; hazırlanmamayı tercih etmektir.
Dükkânları su basan esnafın yaşadığı kayıp bir kader değildir. Evlerine su giren insanların yaşadığı korku bir tesadüf değildir.
Belediyeler ve Karayolları başta olmak üzere, bu bölgeden sorumlu tüm kurumlar bu tablonun dışında tutulamaz. Doğa görevini yaptı. Yapmayan insandı. Bu yük, yalnızca yağmurun omzuna bırakılamaz.
Ateşle başlayan acı, suyla devam etti.
Ve geriye şu soru kaldı:
Felaket geçtikten sonra mı hatırlayacağız, yoksa doğayla yaşamayı gerçekten öğrenecek miyiz?
Bu yazı, yaşananların kayda düşmüş hâlidir.
Tanıklığın kendisi.
Çünkü doğa intikam almaz.
İhmal edilen her şey, bir gün geri döner.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder