7 Temmuz 2026 Salı

Bilinç Cesaret Getirir.

 Bugün yaşanmış gerçek bir olaydan bahsetmek istiyorum.


Sahilde, belediyeye ait sosyal tesislerin bulunduğu alanda görev yapan bir belediye çalışanı, bir kişinin kadınların bikinili ve mayolu görüntülerini gizlice çektiğinden şüphelendi. Durumu fark edince beni sessizce kenara çağırdı. "Ne yapmalıyız? Müdahale edersek yanlış olur mu?" diye fikrimi sordu.


Sanırım o an beni çağırmasının nedeni, soğukkanlı ve sağduyulu bir değerlendirme yapacağıma inanmasıydı. Bu güveni hissetmek benim için de anlamlıydı. Ben de kendisine, "Siz belediye personelisiniz. Böyle bir durumda kişiyle tartışmaya girmek yerine durumu amirlerinize bildirin ve jandarmaya haber verin. Gerekli değerlendirmeyi ve incelemeyi onlar yapsın." dedim.


"Ya telefonundaki görüntüleri silerse?" diye endişelendiler. Ben de bunun artık resmi makamların değerlendireceği bir konu olduğunu, bu ihtimal yüzünden ihbardan vazgeçilmemesi gerektiğini söyledim.


Bunun üzerine durumu yöneticilerine bildirdiler. Bir süre uzaktan gözlem yapılarak şüphe doğrulanmaya çalışıldı. Emin olduktan sonra jandarmaya haber verildi. Jandarma kısa sürede olay yerine geldi. Yapılan incelemede telefonda kadınlara ait görüntüler tespit edildi. Görüntüleri çekilen kadınlara ulaşıldı ve belediye çalışanı da dâhil olmak üzere tamamı şikâyetçi olmayı tercih etti. Böylece hukuki süreç başlatıldı.


Bu olayda beni en çok etkileyen noktalardan biri de belediye çalışanlarının yaklaşımı oldu. Kimse kendi başına müdahale etmeye ya da tartışma çıkarmaya çalışmadı. Önce durumu amirlerine bildirdiler, şüpheyi doğrulamaya çalıştılar ve ardından jandarmaya haber verdiler. Duygularıyla değil, sorumluluk bilinciyle hareket ettiler. Bence böyle durumlarda yapılması gereken de tam olarak budur. Amaç kahramanlık yapmak değil; doğru prosedürü izleyerek hem kendi güvenliğini hem de başkalarının haklarını korumaktır.


Bu olay bana bir kez daha şunu düşündürdü: Artık neredeyse herkesin cebinde bir cep telefonu var. Bu elbette hayatımızı kolaylaştırıyor. Ancak kötü niyetli insanların elinde aynı teknoloji, başkalarının mahremiyetini ihlal eden bir araca dönüşebiliyor. Bu yüzden sahilde, plajda, havuzda ya da herhangi bir kamusal alanda korkuyla yaşamak değil, bilinçli olmak gerekiyor.


Öncelikle şunu çok net söylemek isterim: Deniz kenarında mayo ya da bikini giymek son derece doğal bir durumdur. Bundan utanması gereken kişi görüntüsü çekilen insanlar değil, başkalarının mahremiyetini izinsiz ihlal eden kişidir. Eğer birileri bu görüntüleri kullanarak insanları tehdit etmeye, korkutmaya ya da çıkar sağlamaya çalışıyorsa, bu da ayrıca hukukun konusu olan ciddi bir suçtur.


Elbette her elinde telefon tutan insandan şüphelenemeyiz. Bir kişinin telefonunu tutuş şekli tek başına suç işlediği anlamına gelmez. Ancak davranışları makul bir şüphe oluşturuyorsa, bunu görmezden gelmek de doğru değildir. Böyle durumlarda yapılması gereken, kişinin karşısına çıkıp tartışmak değil; güvenlik görevlilerine, belediye personeline, polise ya da jandarmaya haber vermektir. Değerlendirmeyi yapacak olan biz değiliz, yetkili makamlardır.


Bazı insanlar, "Ya yanılıyorsam?" diye ihbarda bulunmaktan çekinebiliyor. Oysa iyi niyetle yapılan bir bildirim, olası bir mağduriyeti önleyebilir. Şüphe doğru çıkmazsa konu zaten orada kapanır. Ama doğru çıkarsa, belki de birçok insanın mahremiyeti korunmuş olur.


Asıl tehlike sessiz kalmaktır. Çünkü bu tür kişilerin en büyük cesareti, kimsenin tepki göstermeyeceğini düşünmeleridir. "Nasıl olsa kimse fark etmez.", "Kimse şikâyet etmez." düşüncesi, benzer davranışların devam etmesine zemin hazırlar. Oysa duyarlı personel, zamanında yapılan ihbar ve kolluk kuvvetlerinin hızlı müdahalesi, bu cesareti kıran en önemli etkenlerdir.


Bugün yaşanan olay bana bir kez daha gösterdi ki, bazen tek bir kişinin dikkati ve doğru zamanda atılan doğru adım, birçok insanın mağdur olmasını engelleyebilir. Toplum olarak korkuya teslim olmak yerine bilinçli olmayı öğrenmeliyiz. Mahremiyet hepimizin hakkıdır. Sessiz kalmak yerine doğru mercilere başvurmak, sadece kendimizi değil, hiç tanımadığımız insanların da hakkını korumaktır.

Gülnur Eskici

Instagram: @gulnurrdan

1 Temmuz 2026 Çarşamba

2 TEMMUZ İNSANLIĞIN YANDIĞI GÜN


Bazı tarihler vardır; takvimde sıradan bir gün gibi geçip gitmez. Üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, zaman sanki hep o kapkara günde, o acı anlarda donup kalır. Türkiye'nin hafızasında 2 Temmuz 1993, işte böyle hiç geçmeyen bir zamandır. Madımak Oteli'nden yükselen o duman, sadece Sivas'ın göğünü değil; bu topraklarda insana, sevgiye, türkülere ve bir arada yaşamaya dair ne varsa hepsini nefessiz bırakmıştır.


O gün Sivas'ta sadece bir otel ateşe verilmedi; bu ülkenin aydınlığı, şiirleri, geleceği ve belki de en acısı ortak vicdanı yakıldı. Metin Altıok'un derin şairliği, Behçet Aysan'ın şefkatli hekimliği, Asaf Koçak'ın çizgileri, Nesimi Çimen'in sazı ve semah dönen gencecik insanların düşleri o kara dumanların arasında bizden koparıldı. Aralarında 12 yaşındaki Koray Kaya'nın ve 15 yaşındaki Menekşe Kaya'nın da bulunduğu çocuklar ve gençler, hayatlarının en baharında yaşamdan koparıldı. Cehaletin ve nefretin körüklediği o yangın, geride yalnızca küller değil; nesiller boyunca taşınacak derin bir toplumsal yara bıraktı.


Ellerinde sazları, dillerinde türküler vardı. Şiirler okunuyor, sohbetler ediliyor; sanatın ve düşüncenin insanları bir araya getiren gücü yaşatılıyordu. Hiçbiri, birkaç saat sonra tarihin en acı sayfalarından birinin içinde yer alacağını bilmiyordu. Belki de en acısı buydu. Yaşamın olağan akışı içinde türküler söyleyen, sözün ve sanatın peşinden giden insanlar; kendilerini böylesine büyük bir nefretin ortasında bulacaklarından habersizdi.


Madımak'ta susturulmak istenen yalnızca insanlar değildi; sazın teline sinmiş ezgiler, şiirin dili, düşüncenin özgür sesi ve sanatın birleştirici gücü de susturulmak istendi.


Madımak, insanlık tarihine düşülmüş ağır bir utanç olarak hafızalardaki yerini koruyor. O güne bakarken canımızı en çok yakan şey ise yalnızca alevlerin sıcaklığı değildir. Asıl acı; o alevler yükselirken yaşanan çaresizlik, kurtarılmayı bekleyen insanların sesi ve sonrasında bir türlü tam anlamıyla sağlanamayan adalet duygusudur. Madımak'ın pencerelerinde sıkışıp kalan o çaresizliği düşündükçe, bugün bile insanın göğsüne ağır bir taş oturuyor.


Madımak'ta yaşananlar, ayrıştırmanın, ötekileştirmenin ve cehaletin beslendiği zeminde nefretin nasıl büyüyebileceğini ve insanlığı nasıl karanlığa sürükleyebileceğini gösteren; hafızalardan silinmeyen derin bir vicdan yarasıdır.


Yüreği yakan bu acıyla baş etmenin tek yolu ise unutmamaktır. Çünkü unutmak, karanlığın kazanmasına izin vermektir. Bizler; türkülerin yanmadığını, şiirlerin küle dönüşmediğini, düşüncenin susturulamayacağını savunarak o güzel insanların ışığını yaşatmak zorundayız.


2 Temmuz yalnızca bir anma günü değildir; vicdanın barbarlığa, nefrete ve cehalete karşı verdiği insanlık mücadelesinin simgesidir. Madımak'ta yitirdiğimiz tüm canları saygıyla, hiç dinmeyecek bir özlemle anıyorum.


Işıkları hiç sönmeyecek, türküleri hiç susmayacak.