3 Nisan 2026 Cuma

Aşk Değil, Eksiklik

 Evli biriyle yaşanan ilişkiler çoğu zaman aşk değildir. Daha çok bir boşluğu doldurma hâlidir. Bir taraf evliliğinde eksik olanı tamamlar, diğer taraf ise seçilmiş hissetmenin verdiği duyguyu yaşar.

Ama bu ilişki türünün acımasız bir gerçeği vardır: Sen onun hayatındaki gizli bölüm olursun. Seninle konuşurken başka bir hayatı vardır, sen gülerken o başka bir masaya oturur. Seninle gelecek konuşurken akşam eve gidip başka biriyle uyur.

Ve en acı tarafı şudur: Bir süre sonra sen de bu ikili hayatın bir parçası olmaya başlarsın. Kendi değerini yavaş yavaş düşürürsün. Çünkü artık sen de onun hayatındaki gizli gerçeklerden biri olursun. Telefonlar sessize alınır, mesajlar silinir, planlar son anda iptal edilir. Ve sen her seferinde kendine aynı cümleyi söylersin: “Şimdi değil ama bir gün...”

Ama o bir gün çoğu zaman hiç gelmez. Çünkü yasak ilişkilerin büyük kısmı aşktan değil, konfordan beslenir. Bir insan hem evliliğini hem seni aynı anda tutuyorsa, bu çoğu zaman büyük bir aşkın değil, rahatlığın göstergesidir.

Çünkü gerçek aşk risk alır. Gizlenmez. İnsanı iki hayat arasında bırakmaz. Yasak ilişkilerde ise çoğu zaman biri iki hayat yaşar, diğeri yarım kalır. Bekler, eksilir ve zamanla kendinden uzaklaşır.

İşte kimse bunu konuşmak istemez. Ama gerçek şu: Birinin gizli hikâyesi olduğunda kaybettiğin şey zaman değil, kendine olan saygındır.

Önemli not: Bu yazı evli biriyle ilişki yaşayanları yargılamak için yazılmadı. Çünkü çoğu insan böyle ilişkilere aşktan değil, yalnızlıktan girer. Ama bazen en büyük dönüşüm, birini kazanmakla değil, kendini geri almakla başlar.

Ve bazen en güçlü cümle şudur: “Ben kimsenin gizli hayatı olmayacak kadar değerliyim.”

Unutma; sen bütün bu yarım yamalak hayallerin içinde “bir gün” umuduyla beklerken, kimseye anlatamadığın gerçeklerle baş başa kalırsın. Sana seni seviyorum diyen biri, aynı anda başka bir hayatı da yaşamaya devam eder. Sen bunu aşk sanarken, o iki hayatını da kaybetmemek ister. Ve fark etmeden, onun evliliğindeki eksikliği ayakta tutan bir bastona dönüşürsün.

Gülnur 

1 Nisan 2026 Çarşamba

Zamanın İçinde Kalanlar

 Zamanın İçinde Kalanlar

Bazı tarihler vardır, takvimden silinmez. Üzerinden yıllar geçse de insanın içindeki yerini korur. 1 Nisan… Benim için sadece bir gün değil; bir eksikliğin adı.

Annemi o gün kaybettim. Bazı vedalar bir anda olmaz; zamanla yaklaşır, yavaş yavaş hazırlar ve hayatımızdan parçalar koparan uzun bir sürece dönüşür. Ve insan aslında o vedayı gün gün yaşadığını sonradan anlar. Yine de insan, ne kadar hazırlanmış olursa olsun, bir annenin gidişine hazır olamaz. Hele ki hayatın tam ortasında, daha zamanı varken giden biriyse…

Babamı ise çok daha önce kaybetmiştim. 24 Nisan… Henüz 38 yaşındaydı. Ölüm bazen yavaş gelir, bazen de kapıyı çalmadan girer. Onunki öyleydi.

Çocukken kaybettiğiniz birini, aslında o yaşta tam kaybetmezsiniz. Çünkü anlamazsınız. Yokluğun ne demek olduğunu, eksikliğin neye benzediğini zaman öğretir. Ben babamın gidişini o gün yaşayamadım belki, ama büyüdükçe içimde başka bir yere yerleşti o kayıp. Onu tanıyamamış olmanın, birlikte yaşayamadığımız yılların ağırlığı… İnsanın kalbinde sonradan büyüyen bir boşluk gibi.

Annemin gidişi ise daha başka bir yerde duruyor. Daha hissedilmiş, daha yaşanmış bir vedaydı. İnsanın bir şeyleri anlayabildiği ama değiştiremediği bir çaresizlik.

Peki ölüm nedir? Bir bedenin susması mı, bir kalbin durması mı, yoksa bir insanın bir başkasının hayatından çekilmesi mi?

Belki ölüm, sadece gidenin değil, kalanın içinde de devam eden bir şeydir. Çünkü biz kaybettiklerimizi sadece toprağa bırakmıyoruz. Onları hatıralarımıza, cümlelerimize, bazen bir kokunun içine, bazen bir sessizliğin ortasına yerleştiriyoruz.

Zaman geçiyor. Acı değişiyor. İlk günkü gibi yakmıyor belki ama yok da olmuyor. Şekil değiştiriyor.

Ben bugün o acıyı ilk günkü gibi hissetmiyorum. Ama bu, unuttuğum anlamına gelmiyor. Sadece hayat, acıyla birlikte yaşamayı öğretiyor insana.

Babamı düşündüğümde artık daha çok erken gitmiş olmanın eksikliğini hissediyorum. Yaşayamadığı yılları, göremediği şeyleri… Belki de bir insanı kaybetmek, sadece onu değil; onun yaşayabileceği bütün ihtimalleri de kaybetmektir.

Ve annem… Bir insanın yokluğunun, bir evin içindeki sessizliğe nasıl dönüştüğünü öğretti bana.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu anlıyorum: Ölüm sadece bir son değil, aynı zamanda bir devam. Ama bu devam, yaşayanın içinde oluyor.

Biz kaybettiklerimizle birlikte yaşamayı öğreniyoruz. Onları yanımızda taşımayı… Bazen bir cümlede, bazen bir bakışta, bazen hiç kimseye anlatamadığımız bir duygunun içinde.

Ve belki de en gerçek soru şu: Ölüm gerçekten bir ayrılık mı, yoksa sadece görünmez bir varoluş biçimi mi?

Cevabını tam bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: Bazı insanlar bu dünyadan gider ama hayatımızdan asla çıkmaz. Çünkü bazı yokluklar, varlığın en derin hâlidir. Ve insan, en çok kaybettikleriyle tamamlanır.

Ben Nisan’ı sevmiyorum. Ayın bir suçu yok elbette… ama insan, bazı zamanları kalbinden silemiyor.

Gülnur 🌹

7 Mart 2026 Cumartesi

Kadın Olmak

Kadın Olmak

Kadın olmak sadece bir kimlik değildir.

Bir hayatı taşımaktır.

Bir kadının omzunda bazen bir ev, bazen bir çocuk, bazen de kimsenin görmediği koca bir dünya vardır. Çoğu zaman güçlü olması beklenir. Her şeyin üstesinden gelmesi, her şeyi toparlaması, kırıldığında bile bunu belli etmemesi istenir. Ama kimse onun neyi yutarak sustuğunu, hangi cümleyi söylememek için içinde kaç kez kendini geri çektiğini bilmez.

Kadın olmak çoğu zaman iki hayat yaşamaktır. Birini herkes görür. Günlük hayatın içinde çalışan, üreten, ilgilenen, sorumluluk alan kadını görürüz. Diğer hayat ise çoğu zaman görünmezdir. O hayatın içinde kaygılar, fedakârlıklar, bastırılmış hayaller ve ertelenmiş istekler vardır.

Bir kadın sadece sevmez.

Emek verir.

Sabreder.

Toparlar.

Kırıldığı yerde bile başkalarını onarmaya çalışır.

Belki de bu yüzden dünya çoğu zaman kadınların görünmeyen emeği üzerinde döner. Bir evin düzeni, bir çocuğun büyümesi, bir ailenin ayakta kalması, çoğu zaman bir kadının sabrı ve emeğiyle mümkün olur. Ama bu emek çoğu zaman alkışlanmaz. Hatta çoğu zaman fark edilmez bile.

Kadınların hikâyesi sadece fedakârlık değildir. Aynı zamanda mücadeledir. Çünkü kadınlar tarih boyunca yalnızca hayatı taşımakla kalmamış, kendi varlıklarını da kabul ettirmek için mücadele etmişlerdir. Eğitim hakkı için, çalışma hakkı için, eşitlik için, saygı görmek için verilen mücadelelerin çoğunda kadınların sessiz ama kararlı adımları vardır.

Kadın olmak bazen yalnız kalmak demektir.

Ama buna rağmen geri adım atmamak demektir.

Bir kadın çoğu zaman en büyük mücadeleyi kendi içinde verir. Kendisine biçilen roller ile olmak istediği kişi arasında sıkıştığında, bir seçim yapmak zorunda kalır. İşte tam o noktada cesaret devreye girer. Kendi sesini duymak ve o sese sadık kalmak kolay değildir.

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.

Bu gün sadece kutlamak için değildir. Hatırlamak içindir. Bir kadının değerinin bir güne sığmayacağını hatırlamak içindir. Kadınların görünmeyen emeğini, sessiz mücadelelerini ve hayatın içindeki gerçek yerini yeniden düşünmek içindir.

Çünkü kadın; hayatı doğuran, büyüten ve değiştiren bir güçtür.

Ve dünya, kadınların yürüdüğü yollar kadar geniştir. 

Kadınların değeri kutlanan bir günde değil,

hayatın her gününde gördüğü saygıda ortaya çıkar.

Gülnur 

13 Şubat 2026 Cuma

SEVGİ TAKVİME SIĞMAZ.

 Bugün “Sevgililer Günü” deniyor.

Ama bana göre adı Sevgi Günü olmalıydı.

Çünkü sevgi yalnızca sevgiliye ait bir duygu değil. Anneye, babaya, kardeşe, dosta, eşe, evlada, hayata… hatta insanın kendine duyduğu şefkate kadar uzanan bir alanı var sevginin. Böyle bir duyguyu tek bir ilişki biçimine indirgemek bana eksik geliyor.

Asıl mesele şu:

Bir duygunun takvime bağlanması beni hep düşündürmüştür.

Sevgi gibi en içsel, en mahrem, en kendiliğinden olması gereken bir şeyin; vitrinlerle, kampanyalarla, “özel gün” etiketleriyle paketlenmesi bana tuhaf geliyor. Kapitalist düzen duyguları da ürüne dönüştürmeyi seviyor. Sevginin kendisi değil, pazarlanabilir hali büyütülüyor. His değil, sunum büyüyor. Yaşamak değil, göstermek öne çıkıyor.

Birine hediye alacaksan, hiç beklemediği bir anda almak daha kıymetli değil mi? Sürpriz planlanmaz. Takvimde yazan bir günde herkes birbirinden bir şey beklerken sürpriz ne kadar sürpriz kalabilir?

Ve her yıl olduğu gibi bugün de sosyal medyada yan yana verilmiş pozlar göreceğiz. Çiçekler, sofralar, hediyeler… Bazen sevginin kendisinden çok ilanı dikkat çekiyor. “Bakın, unutulmadım.” “Bakın, bir yere götürüldüm.” der gibi…

Oysa gerçekten sevdiğim insanla yaşadığım bir anı herkes bilmek zorunda mı? Ben biliyorsam, o biliyorsa, bizim aramızda yaşanmışsa yetmez mi?

Bir duyguyu herkesin görmesi için paylaşmaya başladığımız anda, o duygu biraz kendimiz için olmaktan çıkıp başkalarına gösterilen bir şeye dönüşüyor gibi geliyor bana. Sevinci yaşamak başka, sergilemek başka.

Kutlamaya karşı değilim.

Ama sevginin zorunlu bir tüketim ve gösteri biçimine dönüşmesine mesafeliyim. Sanki kendimiz için değil de birilerine kanıtlamak için bir yerlere gitmişiz gibi…

Gerçekten seven insanlar için bir masa değil, bir bakış yeter.

Bir mekân değil, bir his yeter.

Bir gün değil, her gün yeter.

Bence birbirini seven insan için her gün sevgi günüdür.

6 Şubat 2026 Cuma

ATEŞTEN SONRA SU

Ateşten Sonra Su

Geçen yıl yaz aylarında Seferihisar’da ormanlar yandı.

Alevler yalnızca yukarılarda kalmadı; yerleşim alanlarına kadar indi. Ağaçlar, zeytinlikler yandı, kimi evlerin çatıları alev aldı, kimi evlerin girişlerine kadar yangın ulaştı. Günlerce evlerimize giremedik; belirsizliğin, korkunun ve dumanın içinde bekledik. O günlerde yaşadığımızın bir yangın felaketi olduğunu düşündük. Meğer bu sadece başlangıçmış.

Kış geldiğinde yağmur yağmadı, yüklendi.

Ağaçlar yok olunca toprak suyu tutamadı. Dereler taştı, sokaklar çamura döndü, şehir merkezlerine kadar su indi. Sel, yalnızca yolları değil, insanların hayat düzenini de sürükledi.

Birçok esnafın dükkânını su bastı.

Birçok eve su girdi.

Su girmeyen evlerde yaşayanlar bile günlerce dışarı çıkamadı; ekmeğine, suyuna, temel ihtiyaçlarına ulaşamadı. Üst kotlarda başka bir çaresizlik, alt kotlarda başka bir yıkım yaşandı. Ama ortak bir duygu vardı: güvensizlik.

Bu yaşananlar yalnızca “şiddetli yağmur” diye geçiştirilemez.

Yangından sonra herkes gördü ki ağaçlar yoktu, toprak çıplaktı. Bu bilinen bir gerçekti. Buna rağmen dere yatakları yeterince temizlenmedi, altyapı güçlendirilmedi, önleyici adımlar zamanında atılmadı. Yağmur yağdığında ne olacağı aslında belliydi.

Bugün sel “doğal afet” olarak anılıyor.

Oysa felaket, hazırlıksız yakalanmak değil; hazırlanmamayı tercih etmektir.

Dükkânları su basan esnafın yaşadığı kayıp bir kader değildir. Evlerine su giren insanların yaşadığı korku bir tesadüf değildir.

Belediyeler ve Karayolları başta olmak üzere, bu bölgeden sorumlu tüm kurumlar bu tablonun dışında tutulamaz. Doğa görevini yaptı. Yapmayan insandı. Bu yük, yalnızca yağmurun omzuna bırakılamaz.

Ateşle başlayan acı, suyla devam etti.

Ve geriye şu soru kaldı:

Felaket geçtikten sonra mı hatırlayacağız, yoksa doğayla yaşamayı gerçekten öğrenecek miyiz? 

Bu yazı, yaşananların kayda düşmüş hâlidir.

Tanıklığın kendisi.

Çünkü doğa intikam almaz.

İhmal edilen her şey, bir gün geri döner.

21 Ocak 2026 Çarşamba

MEDENİYET

Bu yazı, son zamanlarda sıkça karşılaştığım bir cümleyle başladı: “Burası medeniyetler şehri.”

Ardından gelen tarihsel referanslar, ilk üniversiteler, köklü geçmişler…

Beni durdurup düşündüren şey ise şu oldu: Medeniyet yalnızca geçmişte kurulmuş kurumlarla anlatılabilir mi? Peki bugünün ve dünün insan hikâyelerini bu anlatının neresine koyuyoruz?

Bir yerin ne kadar medeni olduğunu, orada neyin kurulduğundan çok, insanların nasıl yaşadığı göstermez mi?

Okullar, üniversiteler, hatta “ilk üniversite” gibi tarihsel başarılar bir yerin potansiyelini gösterir. O coğrafyanın bir zamanlar bilgiye, öğrenmeye ve düşünceye alan açabildiğini anlatır. Bu çok kıymetlidir. Ama tek başına yeterli değildir. Çünkü medeniyet, yalnızca bir şeylerin inşa edilmiş olmasıyla değil, o inşanın insan hayatına nasıl dokunduğuyla anlam kazanır.

Medeniyet asıl olarak şuradan okunur:

İnsanların birbirine nasıl davrandığından.

Güçsüz olana nasıl yaklaşıldığından.

Farklı olana tahammül edilip edilmediğinden.

Adaletin kime ve nasıl işlediğinden.

Bilginin kibir için mi, yoksa sorumluluk almak için mi kullanıldığından.

İşte tam bu noktada bir çelişkiyle karşı karşıya kalıyoruz. Aynı zaman diliminde üniversitelerin kurulduğu, bilginin üretildiği bir yerde; aşiret düzeninin, gücün hukukun önüne geçtiği ilişkilerin, kadının iradesini yok sayan uygulamaların bu kadar aleni ve meşru olabilmiş olması neyle açıklanabilir? Birden fazla kadının, kendi rızası dışında “düzen” adı altında aynı hayatın içine sıkıştırılması… Büyük evler, köklü geçmişler, anlatılan ihtişamlı tarihler; ama bölünmüş hayatlar.

Bu soruyu sormak geçmişi yargılamak değildir. Bu bir tutarlılık arayışıdır. Eğer bir yer, medeniyetini tarihsel kurumlarla savunuyorsa, aynı dönemde yaşanan adaletsizlikleri de görmezden gelemez. Çünkü bilgi gerçekten dönüştürücü olsaydı, bu kadar çok hayat neden sessizce taşınmak zorunda kaldı?

Burada mesele “eskiden vardı, şimdi yok” demek de değildir. Mesele, geçmişle övünürken geçmişin tamamıyla yüzleşip yüzleşemediğimizdir. Medeniyet, seçerek anlatılan bir hikâye değildir. Parlak tarafları kadar karanlık taraflarını da sahiplenebildiğimizde anlamlı olur.

Tersine, bugün mütevazı imkânlara sahip bir yerde insanlar dinlemeyi biliyorsa, sözün ağırlığını taşıyorsa, hukuku vicdansız bırakmadan uygulayabiliyorsa; işte orada medeniyet yaşıyordur. Gösterişsiz, sessiz ama sahici bir biçimde.

O yüzden belki de en doğru cümle şudur:

Medeniyet, üniversitelerin duvarlarında değil; o duvarlardan çıkan insanların hayatla kurduğu ilişkide anlaşılır.

Gülnur 

10 Ocak 2026 Cumartesi

 Bu ülkede hala ırkı, inancı, yaşam biçimini gerekçe göstererek konuşanlar var.

Ve asıl korkutucu olan, bu zihniyetin çocuklarımızın geleceği adına karar veren yerlerde söz sahibi olması.

Bu dil masum değil.

Bu dil; “bir kereden bir şey olmaz” diyerek suçu küçülten,

tecavüzü mağdurun kıyafetine bağlayan,

şiddeti gerekçelendiren bir dildir.

Aynı zihniyet, hayvana yönelen şiddeti de hafife alır.

Bir canın acısını önemsiz görür,

merhameti zayıflık sayar,

gücü olanın dilediğini yapabileceğini düşünür.

İnsana yapılanla hayvana yapılan arasındaki bağ tam da buradadır:

vicdanın sustuğu yerde şiddet sıradanlaşır.

Çocuklara yapılanı görmezden gelen,

kadınları susturan,

hayvanların canını yok sayan,

adaletsizliği normalleştiren bu zihniyet;

yalnızca konuşanların değil, susmayı seçenlerin de eseridir.

“Cumhuriyet ülkesinde yaşıyoruz” deriz,

ama din, ırk, açık–kapalı gibi ayrımlar üzerinden insanları karşı karşıya getiren söylemler hâlâ meşrulaştırılır.

Kürt, Türk, Sünni, Alevi diye bölünen bu dil;

toplumu parçalar, suçu görünmez kılar.

Ve evet, bunun sorumluluğu sadece kürsüde konuşanlarda değildir.

Bu dile sessiz kalan,

itiraz etmeyen,

“bana dokunmuyor” diyen herkesin payı vardır.

Ben bir anneyim.

Ben bir kadınım.

Ben susmak zorunda bırakılmış çocukların sesi,

şiddet görmüş kadınların ve susturulmuş hayvanların hatırlattığı gerçeğim.

Haksızlığa uğrayan her vatandaşın ortak yerinden konuşuyorum.

İnsanı, hayvanı, doğayı koruyamayan bir düzenin

bedelini hep birlikte ödüyoruz.

Ve şunu unutmamak gerekir:

Haksızlığa susanlar,

bir gün sıranın kendilerine gelmeyeceğini sanmasın.

Gülnur 🌹