7 Mart 2026 Cumartesi

Kadın Olmak

Kadın Olmak

Kadın olmak sadece bir kimlik değildir.

Bir hayatı taşımaktır.

Bir kadının omzunda bazen bir ev, bazen bir çocuk, bazen de kimsenin görmediği koca bir dünya vardır. Çoğu zaman güçlü olması beklenir. Her şeyin üstesinden gelmesi, her şeyi toparlaması, kırıldığında bile bunu belli etmemesi istenir. Ama kimse onun neyi yutarak sustuğunu, hangi cümleyi söylememek için içinde kaç kez kendini geri çektiğini bilmez.

Kadın olmak çoğu zaman iki hayat yaşamaktır. Birini herkes görür. Günlük hayatın içinde çalışan, üreten, ilgilenen, sorumluluk alan kadını görürüz. Diğer hayat ise çoğu zaman görünmezdir. O hayatın içinde kaygılar, fedakârlıklar, bastırılmış hayaller ve ertelenmiş istekler vardır.

Bir kadın sadece sevmez.

Emek verir.

Sabreder.

Toparlar.

Kırıldığı yerde bile başkalarını onarmaya çalışır.

Belki de bu yüzden dünya çoğu zaman kadınların görünmeyen emeği üzerinde döner. Bir evin düzeni, bir çocuğun büyümesi, bir ailenin ayakta kalması, çoğu zaman bir kadının sabrı ve emeğiyle mümkün olur. Ama bu emek çoğu zaman alkışlanmaz. Hatta çoğu zaman fark edilmez bile.

Kadınların hikâyesi sadece fedakârlık değildir. Aynı zamanda mücadeledir. Çünkü kadınlar tarih boyunca yalnızca hayatı taşımakla kalmamış, kendi varlıklarını da kabul ettirmek için mücadele etmişlerdir. Eğitim hakkı için, çalışma hakkı için, eşitlik için, saygı görmek için verilen mücadelelerin çoğunda kadınların sessiz ama kararlı adımları vardır.

Kadın olmak bazen yalnız kalmak demektir.

Ama buna rağmen geri adım atmamak demektir.

Bir kadın çoğu zaman en büyük mücadeleyi kendi içinde verir. Kendisine biçilen roller ile olmak istediği kişi arasında sıkıştığında, bir seçim yapmak zorunda kalır. İşte tam o noktada cesaret devreye girer. Kendi sesini duymak ve o sese sadık kalmak kolay değildir.

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü.

Bu gün sadece kutlamak için değildir. Hatırlamak içindir. Bir kadının değerinin bir güne sığmayacağını hatırlamak içindir. Kadınların görünmeyen emeğini, sessiz mücadelelerini ve hayatın içindeki gerçek yerini yeniden düşünmek içindir.

Çünkü kadın; hayatı doğuran, büyüten ve değiştiren bir güçtür.

Ve dünya, kadınların yürüdüğü yollar kadar geniştir. 

Kadınların değeri kutlanan bir günde değil,

hayatın her gününde gördüğü saygıda ortaya çıkar.

Gülnur 

13 Şubat 2026 Cuma

SEVGİ TAKVİME SIĞMAZ.

 Bugün “Sevgililer Günü” deniyor.

Ama bana göre adı Sevgi Günü olmalıydı.

Çünkü sevgi yalnızca sevgiliye ait bir duygu değil. Anneye, babaya, kardeşe, dosta, eşe, evlada, hayata… hatta insanın kendine duyduğu şefkate kadar uzanan bir alanı var sevginin. Böyle bir duyguyu tek bir ilişki biçimine indirgemek bana eksik geliyor.

Asıl mesele şu:

Bir duygunun takvime bağlanması beni hep düşündürmüştür.

Sevgi gibi en içsel, en mahrem, en kendiliğinden olması gereken bir şeyin; vitrinlerle, kampanyalarla, “özel gün” etiketleriyle paketlenmesi bana tuhaf geliyor. Kapitalist düzen duyguları da ürüne dönüştürmeyi seviyor. Sevginin kendisi değil, pazarlanabilir hali büyütülüyor. His değil, sunum büyüyor. Yaşamak değil, göstermek öne çıkıyor.

Birine hediye alacaksan, hiç beklemediği bir anda almak daha kıymetli değil mi? Sürpriz planlanmaz. Takvimde yazan bir günde herkes birbirinden bir şey beklerken sürpriz ne kadar sürpriz kalabilir?

Ve her yıl olduğu gibi bugün de sosyal medyada yan yana verilmiş pozlar göreceğiz. Çiçekler, sofralar, hediyeler… Bazen sevginin kendisinden çok ilanı dikkat çekiyor. “Bakın, unutulmadım.” “Bakın, bir yere götürüldüm.” der gibi…

Oysa gerçekten sevdiğim insanla yaşadığım bir anı herkes bilmek zorunda mı? Ben biliyorsam, o biliyorsa, bizim aramızda yaşanmışsa yetmez mi?

Bir duyguyu herkesin görmesi için paylaşmaya başladığımız anda, o duygu biraz kendimiz için olmaktan çıkıp başkalarına gösterilen bir şeye dönüşüyor gibi geliyor bana. Sevinci yaşamak başka, sergilemek başka.

Kutlamaya karşı değilim.

Ama sevginin zorunlu bir tüketim ve gösteri biçimine dönüşmesine mesafeliyim. Sanki kendimiz için değil de birilerine kanıtlamak için bir yerlere gitmişiz gibi…

Gerçekten seven insanlar için bir masa değil, bir bakış yeter.

Bir mekân değil, bir his yeter.

Bir gün değil, her gün yeter.

Bence birbirini seven insan için her gün sevgi günüdür.

6 Şubat 2026 Cuma

ATEŞTEN SONRA SU

Ateşten Sonra Su

Geçen yıl yaz aylarında Seferihisar’da ormanlar yandı.

Alevler yalnızca yukarılarda kalmadı; yerleşim alanlarına kadar indi. Ağaçlar, zeytinlikler yandı, kimi evlerin çatıları alev aldı, kimi evlerin girişlerine kadar yangın ulaştı. Günlerce evlerimize giremedik; belirsizliğin, korkunun ve dumanın içinde bekledik. O günlerde yaşadığımızın bir yangın felaketi olduğunu düşündük. Meğer bu sadece başlangıçmış.

Kış geldiğinde yağmur yağmadı, yüklendi.

Ağaçlar yok olunca toprak suyu tutamadı. Dereler taştı, sokaklar çamura döndü, şehir merkezlerine kadar su indi. Sel, yalnızca yolları değil, insanların hayat düzenini de sürükledi.

Birçok esnafın dükkânını su bastı.

Birçok eve su girdi.

Su girmeyen evlerde yaşayanlar bile günlerce dışarı çıkamadı; ekmeğine, suyuna, temel ihtiyaçlarına ulaşamadı. Üst kotlarda başka bir çaresizlik, alt kotlarda başka bir yıkım yaşandı. Ama ortak bir duygu vardı: güvensizlik.

Bu yaşananlar yalnızca “şiddetli yağmur” diye geçiştirilemez.

Yangından sonra herkes gördü ki ağaçlar yoktu, toprak çıplaktı. Bu bilinen bir gerçekti. Buna rağmen dere yatakları yeterince temizlenmedi, altyapı güçlendirilmedi, önleyici adımlar zamanında atılmadı. Yağmur yağdığında ne olacağı aslında belliydi.

Bugün sel “doğal afet” olarak anılıyor.

Oysa felaket, hazırlıksız yakalanmak değil; hazırlanmamayı tercih etmektir.

Dükkânları su basan esnafın yaşadığı kayıp bir kader değildir. Evlerine su giren insanların yaşadığı korku bir tesadüf değildir.

Belediyeler ve Karayolları başta olmak üzere, bu bölgeden sorumlu tüm kurumlar bu tablonun dışında tutulamaz. Doğa görevini yaptı. Yapmayan insandı. Bu yük, yalnızca yağmurun omzuna bırakılamaz.

Ateşle başlayan acı, suyla devam etti.

Ve geriye şu soru kaldı:

Felaket geçtikten sonra mı hatırlayacağız, yoksa doğayla yaşamayı gerçekten öğrenecek miyiz? 

Bu yazı, yaşananların kayda düşmüş hâlidir.

Tanıklığın kendisi.

Çünkü doğa intikam almaz.

İhmal edilen her şey, bir gün geri döner.

21 Ocak 2026 Çarşamba

MEDENİYET

Bu yazı, son zamanlarda sıkça karşılaştığım bir cümleyle başladı: “Burası medeniyetler şehri.”

Ardından gelen tarihsel referanslar, ilk üniversiteler, köklü geçmişler…

Beni durdurup düşündüren şey ise şu oldu: Medeniyet yalnızca geçmişte kurulmuş kurumlarla anlatılabilir mi? Peki bugünün ve dünün insan hikâyelerini bu anlatının neresine koyuyoruz?

Bir yerin ne kadar medeni olduğunu, orada neyin kurulduğundan çok, insanların nasıl yaşadığı göstermez mi?

Okullar, üniversiteler, hatta “ilk üniversite” gibi tarihsel başarılar bir yerin potansiyelini gösterir. O coğrafyanın bir zamanlar bilgiye, öğrenmeye ve düşünceye alan açabildiğini anlatır. Bu çok kıymetlidir. Ama tek başına yeterli değildir. Çünkü medeniyet, yalnızca bir şeylerin inşa edilmiş olmasıyla değil, o inşanın insan hayatına nasıl dokunduğuyla anlam kazanır.

Medeniyet asıl olarak şuradan okunur:

İnsanların birbirine nasıl davrandığından.

Güçsüz olana nasıl yaklaşıldığından.

Farklı olana tahammül edilip edilmediğinden.

Adaletin kime ve nasıl işlediğinden.

Bilginin kibir için mi, yoksa sorumluluk almak için mi kullanıldığından.

İşte tam bu noktada bir çelişkiyle karşı karşıya kalıyoruz. Aynı zaman diliminde üniversitelerin kurulduğu, bilginin üretildiği bir yerde; aşiret düzeninin, gücün hukukun önüne geçtiği ilişkilerin, kadının iradesini yok sayan uygulamaların bu kadar aleni ve meşru olabilmiş olması neyle açıklanabilir? Birden fazla kadının, kendi rızası dışında “düzen” adı altında aynı hayatın içine sıkıştırılması… Büyük evler, köklü geçmişler, anlatılan ihtişamlı tarihler; ama bölünmüş hayatlar.

Bu soruyu sormak geçmişi yargılamak değildir. Bu bir tutarlılık arayışıdır. Eğer bir yer, medeniyetini tarihsel kurumlarla savunuyorsa, aynı dönemde yaşanan adaletsizlikleri de görmezden gelemez. Çünkü bilgi gerçekten dönüştürücü olsaydı, bu kadar çok hayat neden sessizce taşınmak zorunda kaldı?

Burada mesele “eskiden vardı, şimdi yok” demek de değildir. Mesele, geçmişle övünürken geçmişin tamamıyla yüzleşip yüzleşemediğimizdir. Medeniyet, seçerek anlatılan bir hikâye değildir. Parlak tarafları kadar karanlık taraflarını da sahiplenebildiğimizde anlamlı olur.

Tersine, bugün mütevazı imkânlara sahip bir yerde insanlar dinlemeyi biliyorsa, sözün ağırlığını taşıyorsa, hukuku vicdansız bırakmadan uygulayabiliyorsa; işte orada medeniyet yaşıyordur. Gösterişsiz, sessiz ama sahici bir biçimde.

O yüzden belki de en doğru cümle şudur:

Medeniyet, üniversitelerin duvarlarında değil; o duvarlardan çıkan insanların hayatla kurduğu ilişkide anlaşılır.

Gülnur 

10 Ocak 2026 Cumartesi

 Bu ülkede hala ırkı, inancı, yaşam biçimini gerekçe göstererek konuşanlar var.

Ve asıl korkutucu olan, bu zihniyetin çocuklarımızın geleceği adına karar veren yerlerde söz sahibi olması.

Bu dil masum değil.

Bu dil; “bir kereden bir şey olmaz” diyerek suçu küçülten,

tecavüzü mağdurun kıyafetine bağlayan,

şiddeti gerekçelendiren bir dildir.

Aynı zihniyet, hayvana yönelen şiddeti de hafife alır.

Bir canın acısını önemsiz görür,

merhameti zayıflık sayar,

gücü olanın dilediğini yapabileceğini düşünür.

İnsana yapılanla hayvana yapılan arasındaki bağ tam da buradadır:

vicdanın sustuğu yerde şiddet sıradanlaşır.

Çocuklara yapılanı görmezden gelen,

kadınları susturan,

hayvanların canını yok sayan,

adaletsizliği normalleştiren bu zihniyet;

yalnızca konuşanların değil, susmayı seçenlerin de eseridir.

“Cumhuriyet ülkesinde yaşıyoruz” deriz,

ama din, ırk, açık–kapalı gibi ayrımlar üzerinden insanları karşı karşıya getiren söylemler hâlâ meşrulaştırılır.

Kürt, Türk, Sünni, Alevi diye bölünen bu dil;

toplumu parçalar, suçu görünmez kılar.

Ve evet, bunun sorumluluğu sadece kürsüde konuşanlarda değildir.

Bu dile sessiz kalan,

itiraz etmeyen,

“bana dokunmuyor” diyen herkesin payı vardır.

Ben bir anneyim.

Ben bir kadınım.

Ben susmak zorunda bırakılmış çocukların sesi,

şiddet görmüş kadınların ve susturulmuş hayvanların hatırlattığı gerçeğim.

Haksızlığa uğrayan her vatandaşın ortak yerinden konuşuyorum.

İnsanı, hayvanı, doğayı koruyamayan bir düzenin

bedelini hep birlikte ödüyoruz.

Ve şunu unutmamak gerekir:

Haksızlığa susanlar,

bir gün sıranın kendilerine gelmeyeceğini sanmasın.

Gülnur 🌹

30 Aralık 2025 Salı

Adalet Nerede Başlar?

 Bir Kadın Öldürüldüğünde Sorumluluk Nerede Başlar?

Bir kadın öldürüldüğünde katil elbette tetiği çeken, bıçağı kullanan kişidir.

Ama mesele sadece orada bitmez.

Çünkü bazı ölümler tek bir faille açıklanamaz.

Şiddet geçmişi olan bir erkek, bir kadının hayatında açık bir tehditken; bu risk biliniyor, görülüyor ve kayda geçmişken, “af” adı altında serbest bırakılıyorsa orada sorumluluk yalnızca öldüren kişide kalmaz.

Çünkü adalet yalnızca cezalandırmakla değil, korumakla da yükümlüdür.

Ve korunmayan her kadın, sistemin gözden çıkardığı bir hayata dönüşür.

Bu noktada asıl mesele faili tanımak değil, onu durdurmayan düzeni konuşmaktır.

Şiddet, çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz. Geçmişi vardır, işaretleri vardır, uyarıları vardır. Bu uyarılar görüldüğü hâlde yok sayıldığında, şiddet kişisel bir suç olmaktan çıkar ve toplumsal bir ihmale dönüşür.

Şunu birlikte düşünmek zorundayız:

Şiddet geçmişi olan biri,

kadın hakkında tehdit, korku ve risk biliniyorken,

“dini nikâh” gibi hukuki karşılığı olmayan ama kadını tamamen korumasız bırakan bir bağ içindeyken,

denetimsiz, izlenmeden ve önlem alınmadan serbest bırakılıyorsa

orada bir sorumluluk zinciri vardır.

Bu zincirde şiddeti uygulayan erkek vardır.

Kadını korumayan sistem vardır.

“Aile”, “af”, “ikinci şans” diyerek riski görmezden gelen politikalar vardır.

Kadını değil erkeği merkeze alan bir hukuk dili vardır.

Yani evet; bu cinayet sadece bir erkeğin suçu değil, aynı zamanda onu durdurmayan, kadını korumayan bir düzenin sonucudur.

“Dini nikâhlı eş” meselesi de bu yüzden kritiktir. Çünkü bu coğrafyada kadın eş sayılır ama hak sahibi sayılmaz. Bağ vardır ama güvence yoktur.

Bu da bizi şu soruya getirir:

Hâlâ erkek egemen bir coğrafyada mı yaşıyoruz?

Evet. Çünkü kadın öldürülmeden önce defalarca yalnız bırakılırken, erkek “yeniden topluma kazandırılır”, kadın hayattan koparılıyor. “Af” konuşuluyor ama önleyici koruma konuşulmuyor.

Ve en acısı şudur: Kadınlar öldükten sonra herkes bir anlığına üzülür, ama düzen yerinde durur.

Bu bir öfke sorusu değil, bu bir adalet sorusudur. Ve bu soru sorulmadan hiçbir şey gerçekten değişmez.

Bu satırlar yazılırken, yeni af yasasıyla serbest bırakılan bir erkek, dini nikâhlı eşini öldürmüştü.

22 Aralık 2025 Pazartesi

 

Bir Yıl Biterken

Bir yıl daha bitiyor.
Takvim değişiyor ama insan, kolay kolay değişmiyor.
Geçen yıllar bana şunu öğretti:
Bazı kapılar zorlandıkça açılmıyor, bazı yollar ise durduğumda kendini gösteriyor.
Sürekli güçlü olmanın bir erdem değil, bazen bir kaçış olduğunu fark ettim.
Yorulduğumu kabul etmediğim her an, biraz daha kendimden uzaklaştım.
Hayatta bazı şeyler çözülmüyorsa, kendimi yormamayı öğrendim.
Hayatın bana ait olmayan taraflarını zorla taşımamayı öğrendim.
Öğrendiğim en zor şeylerden biri, vazgeçmenin her zaman kaybetmek olmadığıydı.

Bazen vazgeçmek, kalbimi korumaktı.
Her açıklamanın anlaşılmadığını, her iyi niyetin karşılık bulmadığını da yıllar içinde gördüm.
Bunu bilmek insanı sertleştirmiyor, aksine daha sade bir yere taşıyor.
Geçen yıllar bana şunu da öğretti:
Sözlerin, eyleme dönüşmediğinde bir karşılığı olmadığını.
Adına ister dostluk densin, ister arkadaşlık, ister kardeşlik…
Söylenenle yapılan arasındaki mesafe büyüdükçe, gerçekliğin de silikleştiğini gördüm.

Yeni bir yıla girerken yapılacaklar listem eskisi kadar uzun değil.
Daha az yük almak istiyorum.
Her şeyi düzeltme sorumluluğunu omuzlarımdan indirmek, her kırığı onarma zorunluluğundan çıkmak istiyorum.
Yeni yılda kendimle daha dürüst olmayı istiyorum.
Ne hissettiğimi küçültmeden, neye gücüm yetmediğini saklamadan yaşamak istiyorum.

Bazı şeylerin zamanla değil, sınırla iyileştiğini kabul ediyorum.
Kendimi sürekli anlatmak yerine, kendime daha çok kulak vermeyi seçiyorum.
Bir yıl biterken şunu biliyorum:
Her şey tamamlanmak zorunda değil.
Bazı sorular cevapsız kalabilir.
Bazı yollar yarım kalabilir.
İnsan yine de yoluna devam edebilir.

Yeni yıl bana büyük sözler vermiyor.
Ama küçük, gerçek bir niyet bırakıyor:
Kendimle kavga etmeden yaşamak.

Gülnur 🌹